Yılmaz Erdoğan Röportajı - Dubai International Film Festival - 2014

Yılmaz Erdoğan röportajı 12 ARALIK 2014

Bahri Bar, Mina’A Salam Hotel, Dubai

Gala’dan bir gün sonra 12 Aralık sabahı Mehmet Can Eronat ile birlikte Mina’A Salam Oteli’nin yolunu tuttuk. Çok belli etmesem de 1 saat sonra yapacağım röportaj için hem sabırsızlanıyor hem de heyecanlanıyordum. Çocukluk yıllarından beri beğeniyle izlediğim bana her zaman kahkaha attıran iki oyuncu ile röportajım vardı. 09.45 gibi otele geldik lobiye kurulduk ve laptopun başına geçip Mehmet Can ile bir gece evvel hazırladığım röportaj sorularını kontrol etmeye başladık, ufak tefek rötuştan sonra ‘tamamdır’ dedik ve çıktıyı aldık. 
Röportaj için Dubai’de favori mekanlarımdan biri olan Bahri Bar seçilmişti, bar normalde saat 4’te açılır fakat bu sabah The Water Diviner röportajları için basın odasına dönüştürülmüştü. Bara girdik, DIFF halkala ilişkiler ekibinden bizim için röportajı ayarlayan Alina’yı bulduk, tam o arada önümden 1.80 boylarında zarif bir bayan geçti, bir baktım Olga Kurylenko tanışmamış olmamıza rağmen gülümseyerek ‘Good Morning’ dedi. Olga’nın bu nazik hareketinden sonra enerjim yerine gelmişti ve röportaja hazırdım. Mehmet Can ile beraber video kameramızı kurduk kısa bir süre sonra Yılmaz Erdoğan yanımıza geldi ‘Günaydın çocuklar, Cem henüz meydanda yok biraz bekleyelim’ dedi ve oturduk. Sanki kırk yıldır tanışıyormuş gibi seyahatten politikaya çok keyifli bir sohbet ettik. Konuştuklarımız ‘off the record’ olduğu için burada yazmıyorum fakat Yılmaz Erdoğan egosu alınmış çok samimi ve bir o kadarda saygılı bir halk insanı olduğunu bize bire bir göstermiş oldu. Aradan 15 dakika geçmişti Yılmaz Erdoğan bir sigara molası verdi masaya geri döndüğünde ‘Beyler başlayalım Cem gelince katılır’ dedi. Dün akşamki espriye istinaden oradan Mehmet Can demez mi ‘Ne oldu acaba mini barı mı bitirdi?’ Yılmaz Erdoğan ise ‘Ne mini barı dün akşam büyük bari bırakmadı!’ diye karşılık verdi.
YE: Yılmaz Erdoğan
AS: Alp Sarper
MC: Mehmet Can Eronat
*DIFF: Dubai International Film Festival
  

AS: Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz Dubai’ye hoş geldiniz. Sizinle bu güneşli Dubai sabahında Mina’A Salam Oteli’nin Bahri Barı’nda keyifli bir söyleşi için buluştuk. Dün The Water Diviner’ın galası vardı, Perşembe akşamıydı yani Türkiye’deki cuma akşamına denktir, muhtemelen gece çıkmışsınızdır, sabahın erken saatinde bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

YE: (Gülerek söylüyor) Esasen biz buraya bunun için geldik, gece çıkmak için değil. Esas işimiz bu yani! 


Cem Yılmaz’ın boş koltuğuna bakıp gülüyor.

AS: Dün galadaydık çok etkileyici bir film, yani hem tarih var, hem duygusal anlar var hem de aksiyon. Üstüne üstlük rahatça ülkemizin yetiştirdiği en başarılı iki oyuncuyu Hollywood’un en başarılı oyuncularından birinin yanında görmek bilhassa yurtdışında yaşayan Türkler olarak bizleri çok gururlandırıyor.  Şimdi Konuya girecek olursak teklifi nasıl aldınız?

YE: Bu sesi alıyor dimi? (Gülerek kameraya bakıyor)

AS: Evet alıyor.

YE: Bu mu alıyor? (Kamerayı işaret ediyor)

AS: Evet.

YE: (Kameraya bakıyor) Aferin len oradan nasıl alıyorsun sen yav?

AS: İlk teklif nasıl geldi?

YE: Şimdi ben bir sabah kahvaltı ediyordum benim öğrencilerden biri geldi, ‘Abi Russel Crowe seni arıyormuş’ dedi. Dedim ‘Efendim kim arıyormuş? ‘Yani arayacakmış daha sonra’ dediler, bende arasın arasın dedim. İşte sonra o gün telefon geldi, ben telefonda tam ne dediğini anlamadım ama Russel Crowe olduğunu anladım. Sonra randevulaştık Four Seasons’da sonra orda bir ön görüşme yaptık. Ben orda gördüm zaten kağıtların üzerinde bizim gibi bir sürü aktörün adı var yanında da işaretler var, görüşüldü, görüşülecek falan diye. Nerdeyse herkesle görüştü adam yani Türkiye’de başrol oynayan. Aslında o görüşmenin kendisi zaten bir rol seçimi bir auditiondır. Doğrusu ilk zamanlarda bana tereddüt etti rol vermekte. Bana sordu sen hangi rolü oynarsın bende dedim ki sen Türkiye’de kime sorsan Binbaşı Hasan der, bu rolün dedim bana verilmesi lazım ama onun kafasında tereddütler vardı ve önce vermedi. Başka bir rolü verdi bana, şeyin o Olga ile evlenmek isteyen adam var ya, bende onu istemedim dedim yok! O bana gelmez dedim!.. Sonra bir buçuk ay geçti aradan, ben kapattım o konuyu.



AS: Hemen kabul etmediniz yani?

YE: Yok o etmedi. Ben de öbürünü etmedim anlaşamadık. Bir buçuk ay sonra tekrar aradı, ben zannettim ısrar edecek çünkü çok ısrar etti öbür rol için. Sonra dedi ki ben düşündüm sen haklısın o rolü senin oynaman gerekir, ‘Eyvallah’ dedim (Gülüyor). Böyle başladı süreç.

AS: Filmin çoğu Türkiye’de geçiyor ve Çanakkale harbinin tarihimizde çok önemli bir yeri var, bir destan ve Anzak’lar için de çok önemli, senaryoda sizlere danışıldı mı? Sizlerden de fikir aldı mı?

YE: Tabi tabi, zaten şimdi başından itibaren Russel bizim filmlerimizi seyretmiş çalışmalarımızı takip etmiş, bizim kim olduğumuzu bu işlerden ne kadar anlayıp anlamadığımızı biliyordu. Baştan sona bize birçok şey sordu bizde söyledik çok detaylı bir şekilde, neyi söylediysek anında düzelttiler senaryoda, hiç öyle biz böyle düşündük falan demeye girmeden. Tabi çok fazla yanlışlık yoktu ama detaylarda işte bu şaka bizde böyle olur bu olmaz gibi.

AS: Çünkü senaryoda tarihimizi onure eden birçok şey var.

YE: Fakat senaristler Andrew Knight ve Andrew Anastasios ikisi de Türkiye’yi çok iyi biliyorlar, bir tanesinin eşi zaten Türkiye’de arkeolog olarak görev yapmış, Pasin’leri biliyor! Türkçe’yi nerde öğrendin sen dedim, ‘Pasinler’de’ dedi. Pasinleri Türkiye’de herkes bilmez. Dolayısıyla ezbere yazılmış bir senaryo değil.

AS: Peki bu Russel Crowe’un ilk yönetmenlik deneyimi ama Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz’ın bayağı bir yapımcı ve yönetmenlik geçmişleri var. Bu konuda Crowe sizden tüyolar aldı mı? Size bir şeyler danıştığı oldu mu?

YE: Yok canım ne alacak biz ondan aldık, adam dünyanın en iyi yönetmenleri ile yıllardır film yapan biri. Biraz şey gibi anlaşılıyor, yönetmenlik sıfırdan başlanılan bir şey değil! Yine settesin sadece kararları sen veriyorsun sorular sana soruluyor sorumluluk senin üstünde yoksa başrol oyuncusu o uçağın başındaki kokpitte uçağı kullanan kişi yani her zaman işin içindedir. Uzay’dan gelip yepyeni bir işi yapmıyorsun sen, bazıları bunu yapmak ister. Yani bizden bir tüyoya ihtiyacı olan birisi değil, o ustaydı bizde onun çırağı durumundaydık. Hem çok iyi bir aktör hem bir lider ve öğretmeyi seven bir usta ben buna çok dikkat ederim. Yani bazıları vardır bir milyon tecrübesi vardır ama aktarmaz, birine usta dememiz için ortada bir çırak olması lazım, anlatabiliyor muyum? Bizde çırağı olmayan ustalar var dolu (duraklıyor ve karşılıklı gülüyoruz). Yani bir mesleği uzun süre yapmak seni usta yapmaz, çırağın olacak, yetiştirdiğin öğrenciler olacak o zaman öğretmenim diyorsun, eee nerde hani öğrencin ben öğretmenin demen için ortada öğrencin olacak.

AS: Biraz bahsettiniz ama peki bu hem yönetmen olmak hem de başrol oynamaktaki zorluklar nelerdir?

YE: Yorulursun, fiziki yorgunluk verir, oynadığın rolün yoğunluk derecesine göre, mesela Binbaşı Hasan benim için filmdeki en yoğun karakter, iç huzursuzluğu iç çatışması iç hüznü daha yoğun olan bir karakter, ben ilk defa böyle bir karakteri oynuyorum, ilk defa bir savaş kahramanını oynuyorum. Mesela istemezdim hem böyle bir şey oynayıp hem çekmeyi, çünkü bu karakterlerde içine girdiğinde o adam olursun ama yönetmensen habire bir şeyler sorarlar. Mesela Neşeli Hayat’ta çok sıkıntı çektim, o da böyle kendine göre yoğundu. Ama setin bir yönetmene ihtiyacı var ona göre böyle organize olman gerekir. Bir oyuncu vardı Russel’ın boyunda tipinde onu hep marke ediyordu evvela onunla oynuyorduk Russel seyrediyor sonra beraber oynuyorduk.

AS: Usul böyle midir normalde?  

YE: Tabi tabi, yani usul, burada bir profesyonel oyuncu ile anlaşmışlar, biz normalde asistanlardan birini – ‘geç olum yerime’ benim boyumda birini, ‘İsmail koş’ falan deriz. Onlar bunun için bir aktör ile anlaşmışlar. Eee yorulursun envanter olarakta yorulursun, fiziki olarak da.

  

AS: Filmin çoğu Türkiye’de çekildi sanırım bazı yerler Avustralya’da. 

YE: Aslında filmin çoğu Türkiye’de çekilmedi. Bütün Gelibolu gördüğünüz gibi Gelibolu. Nasıl deyim önünde oynadığınız yerler Avustralya, arkada gördüğünüz yerler Gelibolu. Öyle görüntülerde ikisini birleştirmişler. Bizim ülkemizde hala o vergi ile ilgili sinema ile ilgili yasa çıkmadı ama Avustralya’da film çekildiği zaman %40 vergi iadesi alıyorsun dolayısıyla böyle büyük çekimlerde anormal bir fark yaratıyor. İnşallah bir gün bizde de çıkacak ve filmler orijinal mekânlarda çekilecek. Dolayısıyla bu bir zorunluluktu. İki hafta İstanbul’da bir haftada Fethiye’de çalıştık. Onlar sonra bir hafta daha Gelibolu’da çekim yaptılar yani üçte biri Türkiye’de gerisi Avustralya’da çekildi. 

AS: Aklınızda olsun Abu Dhabi’de de yanlış hatırlamıyorsam %30 - %35 gibi bir iade söz konusu bütçeden, bunu devlet hibe ediyor. Sizi burada da film çekimine bekleriz.

YE: İnşallah!

AS: Olga Kurylenko, çok güzel Türkçe konuşuyor, gerçekten telaffuzu çok düzgün, Türkçe biliyor muydu yoksa film için mi öğrendi?

YE: Yok film içim çalıştı, çok uzun zaman çalıştı ve gerçekten çok iyi bir performans sergiledi, zaten şahane bir insan yani sevimli, zeki, sohbeti tatlı, çok takdir ettik. Çok iyi, çok profesyonel, bayağı yani bir kaç koçla uzun uzun çalıştı.

AS: Bize film esnasında kamera arkasında olan komik bir olayı anlatır mısınız?  

YE: Böyle anlatın deyince de hemen akla geliyor ya! Şimdi şöyle bir şey oldu, üç ay önce bir kampa gittik Avustralya’da Russel Crowe’un çiftliğinde, çiftlik dediğimde 300 hektar falandı, çiftlik değil de daha çok dörtlük! Orda başladık, sabah sekizde kalkıyoruz at biniyoruz, bisiklete biniyoruz 50 km, oraya koş buraya koş, sonra ben çıktım Russel’a dedim ‘arkadaş benim kontratımda bunlar yok ben şairim böyle ağır işlere giremem’ dedim. Yani biz askerde bile bu kadar eğitime girmedik. 


  

AS: Peki şimdi sayısız yerli eseriniz var.

YE: Sayısız mı? (Gülüyor)

AS: Öyle ama valla biz sayamadık, bir karşılaştırma yapacak olursak yurtdışındaki yapımlar ile yerli yapımlar arasındaki temel farklar nelerdir? Bunları merak ediyorum.

YE: Organizasyon! Çünkü bizde mesela daha tıkır tıkır işleyen bir organizasyon ben görmedim, mesela bir ödül töreni, zamanında biten bir gece veya mikrofonun ötmediği bir etkinlik. Burada dev bir organizasyon var, yani bir gün aksarsa öbürleri tık tık tık gidiyor buda para tabi, set makinası çok pahalıdır her gün açtığın an büyük para. Dolayısıyla bir sürü insanın toplanmasıyla yapılan büyük bir organizasyon, burada tıkır tıkır işliyor her set. Mesela hiç yüksek ses kullanmadık, bizde elinde megafon vardır buna rağmen sesini duyuramazsın. Yani bu kıyaslar ne kadar mantıklı bilmiyorum ama biz tansiyonlu bir milletiz, çoğu zaman yersiz bir tansiyonumuz var. Bu insanlar daha sakin ve dolayısıyla organizasyon daha soğukkanlı yönetiliyor ve tabi tecrübe farkı. Bakın şurada bir beyaz saçlı bir abimiz var, (arkasına dönüp işaret ediyor) The Matrix filminin de yapımcısı (Andrew Knight) aynı zamanda yüzüklerin efendisinde görev yapmış. Her gün bu işi yapan yaptığı işten %100 emin olan ve yarın ben yönetmen olacağım diyen biri değil, bildiği işi 40 küsur senedir yapıyor. Bizde taksicinin bile bir politika hayali vardır.

AS: Ufukta yeni çalışmalarınız var mı? Varsa biraz bahseder misiniz?  Yerli veya yabancı yapım?

YE: Ben kendi hikâyem ile uğraşıyorum şimdi, yaza sete çıkabilir miyiz diye bakıyorum. Benim işim bu ben bu işi yapmayı seviyorum, böyle ekipler ile çalışmak çok zevkli oluyor bir de benim için oyunculuk yapmak, sadece oyunculuk yapmak bir çeşit tatil oluyor, en sevdiğim yerdeyim yani setteyim ve işin çok azını ben yapıyorum. Bana sormuyor bakıyorum yönetmene gidiyor, diyorum ‘ohh ben çekmiyorum’ kafam rahat.

AS: Arap sinemasını takip ediyor musunuz?

YE: Yok, valla doğru düzgün hiç bir şey bildiğimi söyleyemem, ama YouTube’dan Arap müziğini araklamaya çalışıyorum, Hussain Al Jasmi, çok iyi ‘Mehad eş Mirde’, Myriam Fares Lübnanlı, yani müziklerini çok seviyorum. Şöyle söyleyeyim, Saddam’ın hayatını çektiler HBO için orda oynayan abiler var, beni bağışlasın ismini bilmiyorum ama Saddam’ı oynayan abi çok iyi. Yani biz bir zamanlar aynı ülkenin yurttaşlarıydık ve bu çok önemli bir şey. Yıllardır çeşitli siyasi tezler, anti tezler üretildi ama biz bir ara aynı evin içinde yaşamışsak bu göz ardı edilebilir bir şey değil. Ben buraya geldiğimde hiç kendimi yabancı hissetmiyorum, birisi Arapça konuştuğu zaman neden bahsettiğini anlıyorum zaten bir dilde eğer konuşanı görüyorsan yarısını çözüyorsun. Dolayısıyla onlarda bizim akrabalarımız.

AS: Peki şöyle yavaş yavaş bitirelim.

YE: Yeter bitir artık! 15 dakikanız vardı 4 gündür buradayız! (Gülüşmeler)



AS: Ortadoğu’da Türk dizileri çok popüler fakat Türk sineması gerektiği yerde değil. Neden sizce?

YE: Yani burada televizyon çok ağır aslında. Buradaki sinemanın çoğunluğu ise yani %60 %70’i komedi filmi ağırlıklı ona göre de televizyon da komedi dizileri çok yok drama daha çok. Birde televizyon sektörü çok gelişti en büyük parasal yatırım aslında televizyona yapılıyor çünkü oradan geri dönüşte daha hızlı ve karlı oluyor. Televizyon şirketleri de aslında dizilerden aldıkları para ile film çekebiliyorlar. Yani sinemanın buralarda büyümesi için sinema zincirlerinin burada büyümesi gerekiyor, oda olacaktır. Sinemada ne yapıyorsan televizyonda da aynısını yapıyorsun.

MC: Sizce sinema daha mı zor televizyona göre?

YE: Şimdi üçümüz demirciye gidelim, bize versinler alet edevatı çok zor ama demirci için kolay. İşi yapabilene zor diye bir şey yok. Sadece kendine has özellikler var. Yani hepsinin gerekleri var, dizi oyuncusu mesela tiyatrodaki kadar büyük oynamasına lüzum yok. TV’de kamera burnunun dibinde yani aklından geçeni anlıyor kamera, hepsinin cerrahisi kendine göre. 


AS: Son sorumuza gelecek olursak, güzel şehrimiz Dubai, burası hakkında en beğendiğiniz şey nedir?

Ben bir hayalciyim benim işim bu, hayal kurarım onları realize etmeye çalışırım burada da ilgimi çeken şey o, çok güzel ve kafası çalışan insanlar çok akıllıca bir hayal kurmuşlar ve burada realize etmişler. Yani insanoğlunun gurur duyacağı çok şey var duymayacağı çok şeyde var. Ama böyle bir imar böyle bir yapı kurmak, vay be insanoğlu yapınca neler yapıyor diyeceği bir şehir. Öncesinde çok iyi planlamışlar hiç yoktan bir Dubai, bir Abu Dhabi, bir ülke yaratmışlar.

AS: Yılmaz Erdoğan çok teşekkür ederiz, ayağınıza sağlık.

YE: Ben teşekkür ederim, görüşürüz.  

 

 *Röportaj ve kurguda emeği geçen Mehmet Can Eronat ve bize teknik ekipman desteğinde bulunan Timur Kara’ya teşekkür ederim.  


Comments